“Millet hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir.”
ulusun birliği ve devletin bütünlüğü açısından ABD–israil / iran savaşı ve Türkiye’nin jeopolitik sorumluluğu hakkında yorum
SELDA ÇAKMAK
ŞHA- Ortadoğu’da son dönemde hızla tırmanan gerilim, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a yönelik askeri ve siyasi baskılarının artmasıyla birlikte yeni ve tehlikeli bir aşamaya girmiştir. Bu gelişmeler yalnızca iki ya da üç ülke arasındaki bir güç mücadelesi olarak görülmemelidir. Bölgeyi yakından tanıyan herkes bilir ki Ortadoğu’da patlayan hiçbir kriz tek başına yerel değildir; her çatışma küresel güç mücadelelerinin, enerji rekabetinin, jeopolitik kuşatma planlarının ve tarihsel hesaplaşmaların bir parçasıdır. Bugün İran çevresinde yoğunlaşan askeri baskı, İsrail’in giderek sertleşen saldırgan söylemi, Körfez’deki hareketlilik, Güney Kıbrıs’ın askeri üs olarak daha görünür şekilde kullanılması ve aynı anda Irak–Suriye–İran hattında etnik ve silahlı yapıların hareketliliği; tek tek olaylar değil, daha büyük bir jeopolitik tasarımın parçalarıdır. Bu nedenle söz konusu gelişmeleri yalnızca güncel siyasi polemikler çerçevesinde değil, Türkiye’nin uzun vadeli güvenliği, ulusal bütünlüğü ve jeopolitik konumu açısından değerlendirmek zorundayız. Her şeyden önce açık bir gerçek vardır: İran’da ortaya çıkacak bir büyük savaş, rejim tartışmasının çok ötesinde sonuçlar doğuracaktır. İran’ın zayıflatılması, iç karışıklığa sürüklenmesi veya parçalanması yalnızca o ülkenin kaderini etkilemeyecektir. Bu durum Türkiye’nin doğu sınırlarında büyük bir güvenlik boşluğu yaratacak, göç dalgalarını tetikleyecek, enerji ve ticaret hatlarını sarsacak ve bölgede yeni etnik çatışma alanlarının doğmasına yol açacaktır. Özellikle son dönemde İran’da PJAK, Suriye’de SDG/YPG ve Irak’ta PKK bağlantılı unsurların daha koordineli bir hatta yerleştirilmesi yönündeki gelişmeler son derece dikkatle takip edilmelidir. Bu yapıların İran’ın batı ve kuzeybatı hatlarında etnik temelli bir baskı cephesi oluşturması ve bunun zamanla Türkiye’nin güneydoğusuna uzanan bir jeopolitik hat hâline getirilmesi ihtimali görmezden gelinemez. Ortadoğu’nun son otuz yılı incelendiğinde, başlangıçta imkânsız görülen birçok senaryonun zaman içinde adım adım hayata geçirildiği unutulmamalıdır. Bu nedenle mesele yalnızca İran’daki iç siyaset değildir. Mesele, bölgenin etnik fay hatları üzerinden yeniden şekillendirilmesi ve uzun vadede “dört parçalı Kürdistan” senaryoları üzerinden yeni jeopolitik alanlar oluşturulması ihtimalidir. Bu tür projeler çoğu zaman “demokrasi”, “özgürlük”, “kendi kaderini tayin hakkı” gibi kavramların arkasına saklanarak meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak Irak, Suriye ve Libya örnekleri açıkça göstermiştir ki bu söylemler çoğu zaman parçalanmış devletler, yıkılmış toplumlar ve kontrolü kolay jeopolitik alanlar üretmiştir. Türkiye açısından en hayati meselelerden biri, bu süreçte ulusal birlik ve toplumsal bütünlüğün korunmasıdır. Anadolu coğrafyası yüzyıllar boyunca farklı etnik ve kültürel unsurların iç içe geçtiği bir ortak yaşam alanı olmuştur. Bu tarihsel gerçek, dış müdahalelerin en çok hedef aldığı alanlardan biridir. Çünkü bölgeyi dizayn etmek isteyen güçlerin en sık kullandığı yöntem, toplumları etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden bölmek ve bu parçalanmayı siyasal projelere dönüştürmektir. Bu bağlamda Türkiye’de yürütülmesi planlanan anayasal değişiklik tartışmaları da son derece dikkatli ele alınmalıdır. Devletin üniter yapısını, ulusal kimliğin bütünlüğünü ve ortak vatandaşlık anlayışını zayıflatabilecek her düzenleme, içinde bulunduğumuz bu hassas jeopolitik dönemde son derece risklidir. Böylesi bir dönemde anayasal mimariyi tartışırken yalnızca iç siyasi dengeler değil, bölgesel güç mücadeleleri ve dış müdahale senaryoları da hesaba katılmalıdır. Devletin kurucu ilkeleri ve üniter yapısı, sadece hukuki bir tercih değil; aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitik güvenliğinin temelidir. Bu nedenle anayasal düzenlemeler yapılacaksa, bunların ulusal bütünlüğü güçlendiren, toplumsal birlik duygusunu pekiştiren ve dış müdahale projelerine kapı aralamayan bir çerçevede ele alınması hayati önem taşımaktadır. 2 Ortadoğu’daki savaş ihtimali yalnızca askeri bir risk değildir.
Aynı zamanda büyük bir savaş ekonomisi dalgasının habercisidir. Enerji fiyatlarında ani sıçramalar, ticaret yollarında kesintiler, deniz taşımacılığı sigortalarında artış, bölgesel finansal dalgalanmalar ve yeni göç baskıları Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyebilir. Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kriz küresel petrol ve LNG piyasalarında büyük şoklar yaratabilir. Bu durum yalnızca enerji maliyetlerini değil, enflasyondan üretim maliyetlerine kadar geniş bir ekonomik alanı etkiler. Bu nedenle Türkiye’nin sadece askeri değil, ekonomik ve stratejik açıdan da hazırlıklı olması gerekmektedir. Hükümetin ve ilgili kurumların savaş ekonomisi risklerine karşı kapsamlı bir acil eylem planı hazırlaması artık bir tercih değil zorunluluktur. Bu planın başlıca unsurları şunları içermelidir: Ø Enerji güvenliği için alternatif tedarik planlarının oluşturulması, stratejik enerji rezervlerinin artırılması ve dış şoklara karşı dayanıklılığın güçlendirilmesi. Ø Savunma sanayii projelerinin hızlandırılması, özellikle hava savunma sistemleri, füze kalkanları ve deniz güvenliği kapasitesinin artırılması. Ø Sınır güvenliği konusunda İran ve bölge ülkeleriyle diplomatik ve güvenlik iş birliği kanallarının açık tutulması gerekmektedir. Ø Doğu Akdeniz’de artan askeri hareketlilik karşısında caydırıcı deniz gücünün ve hava gözetleme kapasitesinin güçlendirilmesi. Ø Ekonomik şoklara karşı üretim ve tedarik zincirlerini koruyacak ulusal dayanıklılık mekanizmalarının kurulması. Ø Göç baskısı ihtimaline karşı sınır yönetimi ve insani kriz planlarının önceden hazırlanması. Türkiye’nin bu süreçte en büyük gücü, askeri kapasitesinden önce toplumsal birlik ve milli dayanışmadır. Bu nedenle siyasal kutuplaşmayı derinleştiren söylemlerden uzak durmak, ulusal güvenlik meselelerini iç siyasi rekabetin malzemesi hâline getirmemek ve ortak akıl üretmek hayati önem taşımaktadır. Bugün Ortadoğu’da yükselen savaş ihtimali yalnızca İran’ın ya da İsrail’in meselesi değildir. Bu gelişmeler Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya, Körfez’den Anadolu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı etkilemektedir. Türkiye bu coğrafyanın merkezinde yer almaktadır ve bu nedenle gelişmelerden uzak durma lüksüne sahip değildir. Tam da bu nedenle Türkiye’nin izlemesi gereken temel yol; soğukkanlı bir denge politikası, güçlü bir savunma hazırlığı, sağlam bir ekonomik dayanıklılık ve en önemlisi sarsılmaz bir ulusal birliktir. Unutulmamalıdır ki tarih boyunca Anadolu’yu güçlü kılan en önemli unsur, farklı kökenlerden gelen insanların ortak bir kader ve ortak bir vatan bilinci etrafında birleşebilmesidir. Bu bilinç zayıfladığında yalnızca siyasal sistem değil, devletin jeopolitik güvenliği de zayıflar. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sıradan bir bölgesel kriz değildir. Eski dünya düzeninin çözülmeye başladığı, yeni güç dengelerinin henüz kurulmadığı tehlikeli bir geçiş döneminden geçiyoruz. Bu tür dönemlerde devletler ya kendi stratejik akıllarını geliştirir ve güçlü çıkarlar üretirler ya da başkalarının yazdığı senaryoların figüranı hâline gelirler. Türkiye’nin seçmesi gereken yol açıktır: Ulusal birlikten taviz vermeden, devletin bütünlüğünü koruyarak, jeopolitik aklı ve stratejik sabrı rehber edinerek hareket etmek. Bu nedenle yetkilileri, siyasi partileri, akademik çevreleri ve kamuoyunu şu gerçeği ciddiyetle değerlendirmeye davet ediyoruz: Tarih boyunca dost ve kardeş ülke İran’da esen rüzgâr Türkiye’de fırtınaya dönüşebilir. Bu ihtimali bertaraf etmenin tek yolu ise güçlü devlet, sağlam toplum ve ortak akıldır.
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti! Türkiye Türklerindir! Ne mutlu Türk’üm Diyene!